13 April 2011


Mountain bike ile city bike arasındaki farkı görmemişler gibi 4 saat sele tepesinde geçirince daha iyi anlamak, ben yaptığımdan öğreniyorum kafasının kıçında yol açtığı ağrıdan daha kıymetli sanırım.
Bi iki soru var elbette
1)Neden city bike almadım
Cevap: İnsanoğlu rahata alışınca çileli günleri unutup herşeyi kendi bildiğinden ibaret sanıyo. O nedenle sanırsam city bike vereceklerini varsayarak söylemek aklımın ucundan bile geçmedi.
2)Bu esnada kıymetli olan ve yaparak öğrendiğim şeyden ders alıp bir dahaki sefere ne yapacağım?
Cevap: İlkinde ne yaptımsa onu. Benim olayım ders almamak. Beğenmeyen önden buyursun.

Bisikletten önce turist gibi bütün ekibe şehri gezdirdiler. Murat Belge'li şehir turu gibi olmasa da gittiğimiz yerler ve dolayısıyla rehberin gündemi gayet ilgi çekiciydi. Vay efendim kimgiller nüfusun % şu kadarı, yok efendim npo history ne zaman başlamış ilk kimin açtığı yoldan gösterdiği hedefe gelmiş aman da aman madem social worker'sınız o zaman neden biraz daha sosyolojik açıdan yaklaşmayalım konuya oh ohhh.... Çok keyifliydi.

Chicago insanıyla Silivri insanı arasındaki fark Chicago insanının settingin öznesi olması, Silivri insanı ise mekanın özne olduğu settingde nesen ya da dolaylı tümleç olması. Tüm şehri bisikletle gezmek mümkün, gezmekten öte bisikletle şehirde survive edebilmek olayın ta kendisi zaten. Berlin de Chicago gibi ama Barcelona değil. Barcelona da bisiklete çok alışık bi şehir olmasına rağmen bisikletle yaşamak çok kolay değil. Barcelona'da bisiklet işini günlük pratiğe dönüştürmek İstanbul'da metrobüste hayatta kalmayı öğrenmekle aynı şey. İstanbullu metrobüste hayatta kalabilir çünkü içinde bulunduğu kaos günlük rutinin ta kendisidir Barcelona'da da bisiklet işi öyle. Mevzunun orospusu olmak derler ya, durum aynen bu. Ama Berlin ve Chicago öyle değil. Hayatta kalmak için alışmak zorunda olduğun rutin her iki şehirde bir kaosun parçası değil. Eminim bu her iki şehirde de survive edebilmek için insanların istemeden de olsa alışmak zorunda kaldığı kaoslar vardır. Muhtemelen daha başka bir yaşam pratiği motivasyonuyla daha bireysel şeyler olabilir. Akdeniz insanından ötesini anlayabilirim ama anladığım şeyi anlamlandırıp onlar adına yorum yapacak kadar ''birey'' ''birey'' olamam. Bi taraf süreç insanı daha touchable olma kafasında bi taraf daha sonuç odaklı achievable olma kafasında. Her ne demekse işte. Neyse bunlar benim kendi açmazlarım ve anlatmakta zorlandığım şeyler. Anlamak diil anlatabilmek de mevzu! Ben de bu kadarı var. Tabi İstanbul'da metrobüs ve Silivri'de pazar pikniği resmi bu hikayenin neresinde bilmiyorum? Belki de o yüzden şaşıp da anlamadığım bişe olunca Türk müsün diye soruyorum.

A'dan C'ye - C'den B'ye - B'den D'ye ve D'den yine A'ya döndüm. Süreçte yolda yediğim rüzgar ve barbekü partisindeki alkolle şahane humusun da etkisiyle tabii ki D'den A'ya trenle döndüm :)) Laden ya da Gülesin bi kere 'ne zaman seni kendi başına bıraksak başına bişe gelio'' dediği günden beri gerçekten öyle oluyo. Aslında bu söylenene kadar da başıma gelmeyen yok bildiğimiz üzere ama o günden sonra daha bi ''her belayı çeker'' enerjim varmış gibi gelio. Trende sonradan çete olduklarını öğrendiğimiz – buranın yerlileri öyle varsaydı demek daha doğru – iki grup kavga etti. Önce bi duraktan eğlene söylene 10 genç trene bindi. Bi sonraki durağa gelene herşey olması gerektiği gibiydi ya da tren durup da kapılarını açmyınca bi dallamalık olduğunu hissedene kadar ben öyle sandım. Çok kısa bü süre sonra belki 20 belki de 25 kişi birden bizim olduğumuz vagonun kapılarına çullanıp yumruklamaya başladı. Sonra 7eleven'da da kısa bi süre önce yaşadığım ilk vukuattan tanıdık ama o ana kadar sadece Amerikan filmlerinde oluyo sandığım zenci! aksanıyla (evet zenci dedim farkındayım) küfürleşmeler başladı. Benim zihnimde Kısa Dalga'daki hiphop battlelarını çağrıştığından hala çok keyifli olan o ses tonu şiddeti ve vurgusu bi türlü korkutucu gelemiyo. Ama bi vagonda bin kişinin arasında kalınca o keyif g.tüne giriyomu meğerse o an anladım tabi. Sonra bi şekilde vagonun kapısı açıldı. Dışardakiler içeri daldılar. İlk grup kadar keyifli olmadıkları bazılarının kanamış burunlarından patlamş gözlerinden belliydi. İçeri dalan ekibin peşinden hop polis de vagona girince kendimi Picasso tablosunda bi çizgi gibi hissettim. Kapılar yeniden kapandı, ikinci ekipten en yüzü gözü patlamışlar ilkokulda öğretmene konuşanları şikayet eder gibi, bu bu bu bu diye az evvel yaramazlık yapanları gösterdi. Polis hemen gösterilenleri aldı kelepçeledi, bu arada tren hareket etti ve ben en az trenin kendisi kadar titriyodum. Bu kadar çok bi de geçen 1 Mayıs'ta titremiştim gazdan korkuma. Sonrasında içerde bi kaçının canını yakmış olabilirim, çünkü trenden inme eylemiyle yerde sürünürken kıçınla dağları devirmek benzetmesi arasında ortaya karışık bi manevra yapıp kendimi bi sonraki durakta dışarı atım. Yolun kalanında da şunu düşündüm: Geldiğimizde bisiklete binmeyi, host family'in yanında olmadan takılmayı, günlük işleri kendi başımıza halletmeyi seçen ekipteydik dolayısıyla buralı olan çoğu şeye şahit olmak en normaliydi. Bu seferki Nesli olmakla ya da yalnız kalınca belanın ortasına düşmekle ilgili değildi yani :P Böyle olduğuna inanınca kendimi iyi hissedicem!  
Post a Comment